Milliyetçilik ve Vatandaşlığın Sonu mu? Victor Davis Hanson’dan Ezber Bozan 5 Tespit
Günümüzde "milliyetçi" etiketi, entelektüel çevrelerde adeta bir aforoz vesilesi, siyasi bir kusur gibi algılanıyor. Kelimelerin semantik gücünü anlamak için şu basit deneyi yapalım: Çocuğunuz eve gelip "Uluslararası İlişkiler" (International Relations) okuyacağını söylese muhtemelen göğsünüz kabarır. Peki ya "Milliyetçi İlişkiler" (Nationalist Relations) okuyacağını söyleseydi? Batı dünyasının son elli yılda inşa ettiği kültürel bariyerler, bu terimin zihnimizde yarattığı yankıyı çoktan kirletti.
Siyaset bilimci ve tarihçi Victor Davis Hanson, bu kavramsal aşınmanın tesadüf olmadığını savunuyor. Hanson’a göre bugün Batı medeniyeti, vatandaşlık kavramını iki koldan kıskaca alan bir "Pincer Hareketi" ile karşı karşıya: Alttan gelen "pre-citizen" (vatandaşlık öncesi/kabileci) unsurlar ve üstten dayatılan "post-citizen" (vatandaşlık sonrası/küreselci) elitler. Milliyetçiliğin tarihsel kökenlerinden anayasal erozyona kadar, Hanson’ın perspektifinden vatandaşlığın neden ölüm döşeğinde olduğunu inceleyelim.
1. Unutulan Köken: Milliyetçilik Aslında İlerici Bir Fikirdi
Milliyetçilik, kökeni Latince natio kavramına dayanan ve antik dünyada parçalanmış, birbirini boğazlayan şehir devletlerine karşı bir "birleşme" ve "hakkaniyet" projesi olarak doğan ilerici bir fikirdi. Yunan dünyası aynı dili konuşmasına rağmen siyasi olarak mikro-birimlere bölünmüşken, Roma bu dağınıklığı aşan bir üst kimlik sundu.
Daha yakın tarihte, Woodrow Wilson’ın 1919 Versay vizyonu, milliyetçiliği imparatorlukların tiranlığından kurtulmak isteyen halklar için "liberal bir ideal" olarak konumlandırmıştı. Hanson, bu çok uluslu ama tek kimlikli yapının doğal bir fenomen olmadığını, aksine sürekli emek isteyen bir "yapı" (construct) olduğunun altını çizer.
"Antik çağda Roma, tıpkı bizimki gibi çok ırklı bir toplumdu ve Batı Avrupa’nın büyük bir kısmını bünyesine katmıştı. Romalılar, bu birleştirici gücü ve çok ırklı yapısını zorlama (coercion) olmadan sürdürebilen tarihteki nadir bir muvaffakiyet örneğidir."
2. Kan ve Toprak Tuzağı: Tacitus’un "Tersine Çevrilen" Mirası
Milliyetçiliğin bugün bir nefret objesine dönüşmesinin ana faili, 19. yüzyıl Almanya’sının "Blut und Boden" (Kan ve Toprak) doktrinidir. Bu anlayış, milliyetçiliği Amerikan veya Fransız modelindeki gibi bir "fikir birliği" olmaktan çıkarıp, dışlayıcı bir ırk esasına hapsetti.
Burada Hanson, can alıcı bir tarihsel nüansa dikkat çeker: Antik Romalı yazar Tacitus, Germania eserinde Germen kabilelerinin "saf ve karışmamış" doğasını, onların medeniyetten uzak, "melezleşememiş" ilkel hallerini yermek (deprecate) için kullanmıştı. Ancak 19. yüzyıl Alman milliyetçileri, Tacitus’un bu aşağılayıcı tasvirini alıp tam tersine çevirdiler ve bu "safiyeti" bir üstünlük nişanesi olarak sundular. Bu yozlaşmış milliyetçilik anlayışı, Mussolini’den Franco’ya kadar "La Raza" (Irk) saplantısını besleyerek kavramı zehirledi.
3. Erime Kazanı vs. Kabilecilik: "Tek Damla Kuralı"nın Dönüşü
"Amerikan Mucizesi", ırksal homojenliğe değil; Anayasa, Haklar Bildirgesi ve ortak bir tarihsel anlatı etrafında şekillenen "erime kazanı" (melting pot) modeline dayanır. Fakat Hanson, bu modelin yerini hızla "modern kabileciliğe" (tribalism) bıraktığını savunuyor.
Bugün üniversite kampüslerindeki "güvenli alanlar" ve ırksal temelli yurtlar, toplumu ortak vatandaşlık paydasından koparıp mikro-kimliklere bölüyor. Hanson, Elizabeth Warren gibi figürlerin kariyer basamaklarını tırmanmak için yapay kimliklere sığınmasını, eski Güney’in o ırkçı "tek damla kuralı"nın (one-drop rule) ironik bir şekilde modern kimlik siyasetine uyarlanması olarak görür. Kariyerist bir avantaj uğruna kabileleşen bu yapı, vatandaşlık bağını zayıflatarak toplumu Ruanda veya Yugoslavya benzeri bir parçalanma sarmalına sürükleme potansiyeli taşıyor.
4. Orta Sınıfın Çöküşü: Mülk Sahibinden "Modern Köylüye"
Jeffersonian demokrasi anlayışında, mülk sahibi orta sınıf demokrasinin sarsılmaz bel kemiğidir. Ancak ekonomik veriler, vatandaşın bağımsız bir bireyden devlet yardımına muhtaç bir "modern köylüye" dönüştüğünü kanıtlıyor:
- Barınma Çıkmazı: 1950’lerde bir ailenin bütçesinden barınmaya ayırdığı pay %14 iken, bugün bu oran %44’e ulaştı.
- Borç Köleliği: 1,6 trilyon dolarlık devasa öğrenci borcu, gençleri hayatlarının en verimli döneminde "borç kölesi" (indentured servant) haline getiriyor.
- Mülksüzleşme: Ev sahipliği oranları %71’den %62’ye gerilerken, Silikon Vadisi’nin milyarderleri ile hemen kapılarının önündeki karavanlarda yaşayan mülksüz çalışanlar arasındaki asimetri uçurumu derinleşiyor.
Hanson’a göre, ekonomik bağımsızlığını yitiren, mülk sahibi olamayan ve aile kuramayan bir kitle, kolektif vatanseverlik duygusunu kaybederek sadece hayatta kalmaya odaklanan bir "tebaa" haline dönüşür.
5. Asimetrik Hükümsüz Kılma ve "Post-Vatandaş" Elitler
Sürecin diğer ucunda ise kendilerini ulusal yasaların üzerinde gören "post-vatandaş" elitler yer alıyor. Bu grup, Amerikan Anayasası’nı bir güvence değil, küresel ajandaların önünde bir "ayak bağı" olarak görüyor. Hanson, burada "Asimetrik Hükümsüz Kılma" (Asymmetrical Nullification) kavramına dikkat çeker:
Bugün ilerici şehirler, federal göç yasalarını "sığınmacı şehirler" (sanctuary cities) aracılığıyla yok sayabiliyor. Ancak muhafazakar bir bölge, federal silah yasalarını veya çevre düzenlemelerini benzer şekilde geçersiz kılmaya kalksa, sistemin tüm hışmıyla karşılaşacaktır. Hukukun bu tek taraflı işleyişi, Seçiciler Kurulu’nun kaldırılması isteği ve mahkeme kadrolarını siyasi amaçla genişletme (court-packing) çabalarıyla birleştiğinde, anayasal sistemin temelleri sarsılmaktadır. Kağıt üzerinde ifade özgürlüğü var olsa da, "iptal kültürü" (cancel culture) ve sosyal baskı mekanizmaları, vatandaşın anayasal haklarını fiilen kullanılamaz hale getirmektedir.
Sonuç: "Batı Hastalığı" ve Çıkış Yolu
Victor Davis Hanson, bu dejeneratif süreci "Batı Hastalığı" olarak tanımlıyor. Antik Roma’da da görülen bu durum, aşırı refah ve boş zamanın getirdiği bir tür entelektüel gevşekliktir. Toplumlar dışsal bir "varoluşsal tehdit" hissetmediklerinde (bugün İsrail’in aksine), kendi değerlerini yıkmaya yönelik intiharsı fikirlere kapılırlar. Eğitim sistemimiz, vatandaş yetiştirmek yerine, sistemin sunduğu lüks içinde yaşayan ama o sistemi yıkmak isteyen elitler üretmektedir.
Anayasal haklarına, mülkiyetin kutsallığına ve bizi birleştiren o kırılgan ortak hikayeye sahip çıkacak cesur bireyler ve kurumlar ortaya çıkmazsa, tarihsel sarmalın bizi götüreceği yer bellidir. Çıkış yolu, fiziksel emeğin haysiyetini geri kazanmak, asimetrik hukuksuzluğa "dur" demek ve vatandaşlığı sadece bir ikametgah statüsü değil, kazanılmış bir imtiyaz olarak yeniden inşa etmektir. Aksi takdirde, milliyetçiliğin ve vatandaşlığın sonu, özgür bireyin de tarihe gömülmesi olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder