Medeniyetlerin Gizli Tarihi: David S. Landes’ten Zenginlik ve Yoksulluk Üzerine Şaşırtıcı 5 Çıkarım
Neden bazı ülkeler aşırı zenginken diğerleri yoksulluk içinde boğuluyor? Dünya genelinde şahit olduğumuz bu devasa refah farkı, yüzyıllardır iktisatçıların, sosyologların ve tarihçilerin zihnini meşgul eden en temel sorulardan biridir.
Tarihçi ve iktisatçı David S. Landes, klasiğe dönüşen The Wealth and Poverty of Nations (Ulusların Zenginliği ve Yoksulluğu) adlı anıtsal eserinde bu soruya yanıt ararken insanlık tarihinin en derin katmanlarına iniyor. Ekonomi dünyasının efsanevi isimlerinden Nobel ödüllü Paul Samuelson, 1976 yılında küresel eşitsizlik konusundaki kuramsal çaresizliği şu sözlerle özetlemişti:
"Yoksul ülkelerin neden yoksul, zengin ülkelerin neden zengin olduğuna dair yeni bir ışık tutulamadı."
Landes ise bu karamsar tabloyu dağıtarak medeniyetler tarihine coğrafya, biyoloji ve teknoloji merceğinden bakan ezber bozucu bir bakış açısı getiriyor. İşte medeniyetlerin gelişme hızını, toplumların sağlığını ve ülkelerin iktisadi kaderini şekillendiren, Landes’in analizlerinden derlenmiş 5 şaşırtıcı çıkarım:
1. Dünyanın En Zengin Adamını Öldüren Büyüye Karşı Sabun ve İç Çamaşırı Devrimi
1836 yılının Haziran ayında, dönemin likit varlıklar açısından muhtemelen en zengin insanı olan 59 yaşındaki Nathan Rothschild, oğlu Lionel’ın yeğeni Charlotte ile Frankfurt’taki düğününe katılmak üzere Londra'dan yola çıktı. Paranın satın alabileceği her şeye sahip, bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiye sahip olan bu finans devi, seyahat sırasında omurgasının alt kısmında basit bir enfeksiyon (bir çıban veya apse) nedeniyle yatağa düştü.
Ağrılarına rağmen doğrulan Rothschild, düğüne katıldı ve eşinin tuttuğu notlarla işlerini yürütmeye devam etti. Tedavi için Londra’dan dönemin en ünlü hekimi Dr. Travers çağrıldı; o çare olamayınca yarayı yarıp temizlemesi için önde gelen Alman cerrahlar davet edildi. Ancak hiçbir müdahale işe yaramadı. Mikrop teorisinin, antiseptiklerin ve antibiyotiklerin henüz keşfedilmediği o çağda kan zehirlenmesi (stafilokok veya streptokok septisemisi) vücuduna yayıldı. Rothschild, 28 Temmuz 1836'da hayatını kaybetti. Rothschild ailesinin ünlü güvercin postası Londra'ya acı haberi taşıyan o kısa mesajı ulaştırdı: Il est mort ("O öldü"). Bugün basit bir antibiyotikle iyileşebilecek enfeksiyon, dünyanın en zengin adamını yok etmişti.
Ölümün ve hastalıkların azalmasında tıp doktorlarının payı elbette büyüktür; ancak insan ömrünü asıl uzatan şey tedavi edici tıp değil, kitlesel hijyen devrimi oldu. Sanayi Devrimi öncesinde insanlar yıkanması son derece zor olan yünlü giysiler giyiyordu. Yünlü kumaşlar cildi kaşındırıyor, insanlar sürekli taranıp kaşınıyor, kirli ellerle yemek yenmesi sonucu öldürücü gastrointestinal (mide-bağırsak) enfeksiyonlar hızla yayılıyordu. Dini inançları gereği el ve vücut temizliğine dikkat eden Yahudiler ve Müslümanlar daha düşük ölüm oranlarına sahip olunca, bu durum Orta Çağ Avrupa'sında haksız yere Yahudilerin "Hristiyan kuyularını zehirlediği" yönündeki antisemitik iftiralara yol açmıştı.
Çözüm dini doktrinlerde değil, sanayi yeniliklerinde bulundu. Sanayi Devrimi'nin kitle sağlığına en büyük katkısı dev makinelerden ziyade; ucuza imal edilen, yıkanabilir pamuklu iç çamaşırı ("beden keteni") ve bitkisel yağlardan seri halde üretilen sabun oldu. İnsanlar ilk kez iç çamaşırlarını sıkça yıkayabilme ve sabunla temizlenme imkanına kavuştu. Bu basit teknolojik atılım sayesinde 19. yüzyılın sonundaki sıradan bir işçi, bir yüzyıl önceki krallardan ve kraliçelerden çok daha temiz ve hijyenik bir yaşam sürmeye başladı.
2. Coğrafya Kader Midir? Kış Mevsiminin İnsanlığa "Sessiz Beyaz Katil" Lütfu
Bireysel hijyenden küresel ölçekteki iklim şartlarına geçtiğimizde, coğrafyanın insan verimliliği üzerindeki çetin baskısıyla karşılaşırız. Sıcaklık ve nem, insan vücudunun çalışma kapasitesi üzerinde doğrudan biyolojik bir kısıt oluşturur. Çalışan kasların ürettiği enerjinin yaklaşık dörtte üçü ısıya dönüşür ve vücut makinesi bu ısıyı dışarı atmak zorundadır. Terleme, insan vücudunun en temel soğutma mekanizmasıdır; ancak nemli tropiklerde ter buharlaşamaz.
Termodinamik açıdan ilgi çekici bir gerçek şudur: Sıcakta serinlemek için yelpaze sallamak biyolojik olarak kendinizi daha çok ısıtır. Yelpazeyi sallayan kas aktivitesinin ürettiği vücut ısısı, hareketin sağladığı serinletici etkiden daha fazladır—meğerki yelpazeyi sizin yerinize bir hizmetçi veya köle sallıyor olsun! Biyolojik enerjinin korunumu yasası gereği, tropik iklimlerde vücudun ısı üretmesini engellemenin tek yolu hareket etmemektir. Tropikal kültürlerdeki "siesta" (öğle uykusu) geleneği bir tembellik değil, hayatta kalmaya dönük bir hücresel korunma mekanizmasıdır.
Buna karşın kış mevsimi, edebiyatçıların ve şairlerin aksine, Landes’in tanımıyla "insanlığın büyük dostu: böceklerin ve parazitlerin sessiz beyaz katili, haşerelerin temizleyicisi" olarak işlev görür. Dondurucu soğuklar mikrop ve parazit popülasyonunu kırar. Tropiklerde ise don olayı yaşanmadığı için zararlılar yıl boyu kesintisiz ürer; örneğin sıtmada bulaşma hızı devasa boyutlara ulaşır.
Tarımsal iktisatçı olduğu dönemde John Kenneth Galbraith, iklim ile kalkınma arasındaki bu inkâr edilemez ilişkiyi şu çarpıcı tespitle ifade etmişti:
"Ekvatoru çevreleyen iki bin mil genişliğindeki bir kuşak işaretlenirse, bu kuşak içinde hiç gelişmiş ülke bulunmaz.... Her yerde yaşam standardı düşük ve insan ömrü kısadır."
3. Bir Sineğin Tarihi Değiştirmesi: Çeçe Sineği, Yük Hayvanları ve Kölelik
Günün 24 saati devam eden sıcaklık sadece verimliliği düşürmekle kalmaz, insanlığa düşman mikroorganizmaların çoğalmasına da ideal bir zemin hazırlar. Afrika’daki Çeçe sineği ve taşıdığı parazitler, koca bir kıtanın iktisadi ve toplumsal gelişimini yüzyıllarca kilitlemiştir.
Trypanosomiasis ailesinden gelen Trypanosoma brucei paraziti, biyolojik olarak tam bir hilekardır; ceketini değiştirir gibi yüzey antijenlerini sürekli değiştirir. Vücudun bağışıklık sistemi paraziti tespit edip yok edemez, çünkü hedef sürekli yer değiştirir. Bu parazit taşıyıcısı olan Çeçe sineği vasıtasıyla bulaştığında, büyükbaş hayvanlarda nagana hastalığına, insanlarda ise uyku hastalığına yol açar.
Bu biyolojik felaket yüzünden tropikal Afrika'da büyükbaş hayvan yetiştiriciliği ve hayvanla taşımacılık imkansız hale geldi. At ve öküz gibi yük hayvanları yaşayamadığı için tekerlekli taşımacılık gelişemedi; mal nakliyatı yalnızca insan taşıyıcıların (hamalların) sırtına kaldı. Ancak hamallarla sadece yüksek değerli ve küçük hacimli mallar taşınabiliyordu. Bu durum, ağır nakliye işlerini üstlenecek insan gücüne olan talebi devasa boyutlara ulaştırarak kölelik kurumunu besledi. İnsan avı ve köle baskınları kıtayı güvensizliğe sürükledi; kabileler arası ticareti, bilgi akışını ve dışarıdan gıda girdisine bağımlı olan şehirleşmeyi engelledi.
4. Jeolojik Bir Kaza: Brezilya'nın Çıkıntısı Avrupa'yı Nasıl Zengin Etti?
Afrika ecelsiz felaketlerle boğuşurken, Kuzey Atlantik kıyısındaki Avrupa tamamen tesadüfi bir jeolojik kazanın meyvelerini topluyordu. Tektonik plakaların ayrılmasıyla Güney Amerika kıtası Afrika'dan kopup batıya kayarken, Brezilya'nın doğuya doğru oluşturduğu devasa burun veya çıkıntı, okyanus akıntılarının yönünü sonsuza dek değiştirdi.
Normalde Ekvator boyunca eşit dağılması gereken okyanus akıntıları, Brezilya'nın bu jeolojik engeline çarptı. Çıkıntı, Güney Ekvator akıntısını ikiye bölerek devasa bir sıcak su kütlesini kuzeye yönlendirdi. Bu sıcak su kütlesi, Kuzey Ekvator akıntısıyla birleşerek gezegenin en büyük okyanus akıntısı olan Gulf Stream’i besledi.
Gulf Stream, Kuzey Atlantik’i geçerek ılıman sularını İrlanda ve Norveç kıyılarına kadar taşıdı. Bu jeolojik şans sayesinde Batı Avrupa; en soğuk kışlarda bile ılıman rüzgarlar, yıl boyu dengeli ve tatlı yağışlar, son derece düşük buharlaşma oranları kazandı. Avrupa bu sayede toprağı kurutmayan düzenli tarım yapabildi, devasa büyükbaş hayvan sürüleri yetiştirebildi ve yoğun nüfusları besleyen sert odunlu (meşe vb.) gür ormanları işleme imkanına kavuştu. Avrupa'nın başarısı sadece insan zekasının değil, doğanın paha biçilemez bir jeolojik hediyesinin sonucuydu.
5. 250 Yılda 5'e 1'den 400'e 1'e: Devam Eden Devasa Uçurum
Tarihsel süreçte coğrafya, biyoloji ve teknolojinin etkileşimi, ülkeler arasındaki gelir eşitsizliğini astronomik seviyelere çıkardı. Sanayi Devrimi öncesinde, yani yaklaşık 250 yıl önce, dünyadaki en zengin ülke ile en yoksul ülke arasındaki kişi başına düşen gelir farkı yaklaşık 5'e 1 seviyesindeydi (Avrupa ile Doğu veya Güney Asya arasındaki fark ise sadece 1,5 ya da 2'ye 1 civarındaydı).
Günümüzde ise en zengin sanayileşmiş ülke (örneğin İsviçre) ile en yoksul sanayileşmemiş ülke (örneğin Mozambik) arasındaki gelir farkı 400'e 1 seviyesine fırlamıştır. Bu istatistiksel uçurum, günümüz dünyasında absürt sosyo-kültürel tezatlar doğurmaktadır:
Zengin ülkelerdeki insanlar ömürlerini uzatmak için fazla kilolarını vermeye çalışmakta, egzersiz yapmakta, kolesterolle savaşmakta, zamanlarını televizyon ve telefon karşısında geçirmekte ve yaşlılığı "altın yıllar" veya "üçüncü yaş" (troisième âge) gibi süslü kelimelerle yumuşatmaktadır. Yoksul ülkelerdeki insanlar ise sadece hayatta kalmaya çalışmakta; zayıf beslenme ve erken ölümler nedeniyle kolesterol derdi taşımamakta, yaşlılıklarında kendilerine bakılması güvencesi için çok sayıda çocuk yapmaktan başka çare bulamamaktadır.
Sonuç
David S. Landes’in ortaya koyduğu tarihsel perspektif, coğrafyanın nihai bir kader olmadığını; bilim, tıp ve teknoloji sayesinde doğanın getirdiği engellerin esnetilebileceğini gösteriyor. Ancak pembe gözlükleri çıkarıp gerçekçi olmak gerekir: Çevresel koşullar ve biyolojik miraslar yok sayılarak iktisadi başarısızlıklar anlaşılamaz.
Günün sonunda bilim ve teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, doğanın sunduğu eşitsizlikler tamamen ortadan kalkmış değildir.
Günümüzün yüksek teknolojisine rağmen, geçmişin coğrafi ve biyolojik miraslarıyla yüzleşmeden küresel adalet ve refahı sağlamak gerçekten mümkün mü?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder