Zengin Ülkeler Nasıl Gerçekten Zengin Oldu? İktisat Tarihinin Halı Altına Süpürülen 5 Ezber Bozan Gerçeği
Giriş: Dünya Ekonomisine Dair Ezber Bozan Bir Soru
Aynı fiziki çabayı harcayan, aynı mesai saatlerini dolduran ve birebir eşdeğer bir verimlilikle çalışan bir otobüs şoförü veya berber, neden Peru’da veya Nijerya’da açlık sınırında yaşamak zorundadır da Almanya’da ya da Norveç’te yüksek bir yaşam standardına sahip olur? Ana akım iktisat kuramlarının sunduğu "serbest piyasa her iki tarafa da kazandırır" ve "uzmanlaşma refah getirir" mantığıyla bu devasa gelir uçurumunu açıklamak mümkün müdür?
Dünya Bankası’nın yaptığı somut bir hesaplama bu çelişkiyi gözler önüne serer: Frankfurt’taki (Almanya) bir otobüs şoförü, Nijerya’da aynı işi yapan ve kendisiyle tam olarak aynı verimliliğe sahip olan bir otobüs şoföründen reel olarak 16 kat daha fazla kazanmaktadır.
İktisat tarihçisi ve kalkınma iktisatçısı Erik Reinert’in 1967 yılında Peru’nun başkenti Lima’da tanık olduğu manzara, tam da bu soru etrafında şekillenmiştir. Reinert, Lima’nın en büyük çöp toplama alanında, eski çelik varillerden yapılmış kulübelerde yaşayan insanların insanüstü çalışma azmine şahit olmuş; ertesi gün ise Devlet Sarayı’nda Peru Başkanı Fernando Belaúnde’nin öğle yemeği konuğu olmuştur. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki bu uçurum, bireysel verimlilikle değil, ülkelerin içinde yer aldığı iktisadi faaliyetlerin niteliğiyle ilgilidir. Ana akım iktisat yanlış sorular sorduğu için yanlış yanıtlar üretmektedir.
Bu yazıda, bugün gelişmekte olan ülkelere dayatılan serbest ticaret ve küreselleşme dogmalarını sarsan, zengin ülkelerin tarih boyunca zenginleşirken izlediği ama sonradan unutturmaya çalıştığı iktisat tarihinin 5 temel dersini inceleyeceğiz.
1. Takip Et, Taklit Et, Zengin Ol: Zengin Ülkeler Serbest Ticaretle Değil, Korumacılıkla Zengin Oldu
Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar onlarca yıldır fakir ülkelere "karşılaştırmalı üstünlükler" kuramını vaaz etmektedir. Bu kurama göre her ülke görece daha az verimsiz olduğu alanda uzmanlaşmalı ve pazarlarını serbest ticarete açmalıdır. Oysa iktisat tarihi son 500 yılda zenginleşen hiçbir ülkenin bu reçeteyle zenginleşmediğini net bir şekilde gösterir.
İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve Japonya gibi sanayi devlerinin tamamı, zenginliklerini serbest ticarete değil; başka ülkeleri taklit etme (emülasyon / öykünme) ve agresif sanayi korumacılığı dönemlerine borçludur.
Bu stratejinin tarihteki en somut örneği İngiltere'nin Tudor Planıdır. 1485 yılında İngiltere tahtına çıkan VII. Henry, gençliğini Burgundy’de geçirmiş ve ham maddesi (yün) İngiltere’den gelen dokuma sanayisinin orada yarattığı büyük refahı gözlemlemişti. İngiltere ise dünyanın en kaliteli ham yününe sahip olmasına rağmen ham madde ihraç eden fakir bir ülkeydi. İktisadi zenginliğin sırrı, ham maddenin işlenerek değerinin 10 ila 100 katına çıkarıldığı "imalat çarpanı" (manufacturing multiplier) mekanizmasında yatıyordu. VII. Henry iktidara geldiğinde radikal bir sanayi politikası başlattı ve şu korumacı araçları devreye soktu:
- Ham Yün İhracat Vergileri: Ham yün ihracatına kademeli olarak son derece yüksek gümrük vergileri kondu.
- Vergi Muafiyetleri ve Tekeller: Yeni kurulan yerli dokuma üreticilerine vergi muafiyetleri sağlandı ve belirli bölgelerde üretim tekelleri tanındı.
- Vasıflı İşgücü İthalatı: İtalya ve Hollanda’dan usta zanaatkârlar ve girişimciler İngiltere'ye çekildi.
- Tam Ambargo: I. Elizabeth dönemine gelindiğinde İngiliz dokuma kapasitesi tüm yünü işleyecek seviyeye ulaştı ve işlenmemiş ham yün ihracatı tamamen yasaklandı.
İngiltere devasa bir sanayi gücü haline geldikten sonra dünyaya serbest ticareti savunmaya başladı. Ancak ABD’nin kurucu babası ve ilk Hazine Bakanı Alexander Hamilton, 1791 tarihli İmalatlar Üzerine Rapor çalışmasında İngiltere’nin serbest ticaret söylemini değil, uyguladığı gümrük duvarlarına dayalı Tudor Planı'nı örnek aldı. 19. yüzyıl Amerikalı politika yapıcılarının İngiliz serbest ticaret dogmasına karşı benimsediği temel pragmatik ilke şuydu: "İngilizlerin size söylediğini yapmayın, İngilizlerin yaptığını yapın." ABD, sanayisini tam 150 yıl boyunca yüksek gümrük tarifeleriyle koruduktan sonra küresel serbest ticarete geçmiştir.
"ABD ve İngiltere gibi zengin uluslar, fakir ülkelere kendilerinin asla uygulamadığı ve uygulamayacağı teorileri dayatma eğilimindedir."
2. Tüm Ekonomik Faaliyetler Eşit Değildir: "Artan Verim" ile "Azalan Verim" Arasındaki Dev Uçurum
Ana akım iktisadın en büyük kavramsal körlüğü, tüm ekonomik faaliyetleri niteliksel olarak eşit görmesidir. David Ricardo’dan bu yana uygulanan soyut modellerde, patates yetiştirmek ile mikroçip veya uçak üretmek arasında mantıksal bir fark yoktur; her ikisi de sadece "emek saatlerinin" değişiminden ibarettir.
Oysa iktisat tarihinin gösterdiği en temel gerçek şudur: Ekonomik faaliyetler niteliksel olarak birbirinden tamamen farklıdır ve farklı iktisadi yasalara tabidir.
- Azalan Verimler Yasası: Tarım, madencilik ve ham madde üretimi gibi doğaya bağımlı altyapılarda geçerlidir. Belli bir noktadan sonra aynı toprağa eklenen her ilave traktör veya emek birimi, bir önceki birimden daha az ürün elde edilmesine yol açar. Birim maliyetler üretim arttıkça yükselir.
- Artan Verimler Yasası: Sanayi ve yüksek teknoloji sektörlerinde geçerlidir. Üretim ölçeği büyüdükçe birim maliyetler hızla düşer. İlk mikroçipi veya yazılımı üretmek devasa bir sabit sermaye gerektirirken, sonraki birimlerin maliyeti sıfıra yakındır. Sanayi imalatı bu sayede yüksek kârlar, yüksek reel ücretler ve kesintisiz teknolojik öğrenme yaratır.
Bu farkı ilk kavrayanlardan biri 1613 yılında İtalyan iktisatçı Antonio Serra olmuştur. Serra, Breve trattato eserinde, zengin doğal kaynaklara ve verimli tarım topraklarına sahip Napoli’nin neden yoksulluk içinde boğulduğunu; buna karşın bataklık üzerine kurulu, hiçbir doğal kaynağı olmayan Venedik’in neden dünyanın en zengin şehri haline geldiğini analiz etmiştir. Yanıt basittir: Venedikliler tarım yapamadıkları için sanayiye ve artan verimli faaliyetlere yönelmişler; Napoli ise azalan verimli tarıma sıkışıp kalmıştır.
Sanayi içerisindeki vasıf ayrımı da ulusal ücret seviyelerini belirler. İktisatçı Charles Babbage'ın 19. yüzyılda bir İngiliz iğne fabrikasında yaptığı ampirik gözlem bu durumu açıkça özetler: İğne üretiminde teli doğrultma işini yapan vasıfsız bir işçi günde sadece 1 şilin kazanırken, iğneyi kalaylama (beyazlatma) işini yapan vasıflı işçi günde 6 şilin kazanmaktadır. Bir ülkenin ayakkabı boyacılığında veya patates yetiştiriciliğinde "karşılaştırmalı üstünlüğe" sahip olması, o ülkeyi sadece yoksullukta uzmanlaştırır.
Ünlü iktisatçı Joseph Schumpeter’ın, Ricardo’nun gerçeklikten kopuk serbest ticaret teorisine yönelik tespiti durumu özetlemektedir:
"Bu, asla çürütülemeyen ve mantık dışında hiçbir eksiği olmayan mükemmel bir teoridir."
3. İspanya Tuzağı: Doğal Kaynaklar ve Altın Bir Ülkeyi Nasıl Batırır?
Genel kabul gören yanlış inanışlardan biri de bir ülkenin zenginliğinin sahip olduğu doğal kaynaklar ve yeraltı zenginlikleriyle doğrudan orantılı olduğudur. İktisat tarihi bunun tam aksini gösteren devasa bir laboratuvardır.
16. yüzyılda İspanya, Amerika kıtasından getirdiği tonlarca altın ve gümüşle dünyanın en zengin imparatorluğu haline gelmişti. Ancak bu devasa altın girişi İspanya’yı zenginleştirmedi; aksine ülkenin imalat kapasitesini çökerterek onu uzun süreli bir yoksulluğa sürükledi.
Bu trajedinin arkasında siyasi güç dengeleri ve çıkar grupları yatmaktadır. İngiltere’de siyasi güç sanayi zanaatlarını koruyan iradenin elindeyken; İspanya’da siyasi güç, vergiden muaf veraset sahibi toprak soylularının ve koyun yetiştiricileri birliği olan La Mesta’nın elindeydi. Altın akınıyla birlikte gelen servet, imalat sanayisine değil, tarım ve tüketime aktarıldı. La Mesta o kadar güçlüydü ki tarım arazilerini dahi mera haline getirdi.
Esnek olmayan tarım üretimi azalan verimlere tabi olduğu için İspanya’da gıda fiyatları patladı. Yükselen enflasyon ve vergi yükü Segovia ve Granada gibi kentlerdeki gelişkin tekstil ve ipek üreticilerini mahvetti. İspanya’nın getirdiği altınlar, imalat sanayisine sahip olan Venedik ve Hollanda gibi ülkelerin kasasına aktı. İspanyollar ham maddelerini satıp, işlenmiş malları fahiş fiyatlarla ithal eden bir tüketim toplumuna dönüştü.
İktisat tarihçilerinin bu dönemden çıkardığı ortak kanaat şudur: Gerçek altın madenleri toprağın altında değil, imalat sanayisinin içindedir.
1558 yılında İspanya Maliye Bakanı Luis Ortiz’in Kral II. Felipe’ye sunduğu tarihi acı rapor, bu durumu belgelemektedir:
"Yabancılar, İspanya’dan 1 florine aldıkları hammaddeyi işleyip bize 10 ila 100 florin arasında geri satıyorlar... İspanya bu şekilde Avrupa’nın maskarası haline geliyor."
4. Serbest Ticaret Her Zaman Kazandırmaz: Yoksul Ülkelerin "Sanayisizleşmesi" ve İlkelletilmesi
Ana akım iktisatçı Paul Samuelson, 1949 yılında yayımladığı teorisinde, kısıtlanmamış uluslararası serbest ticaretin zamanla tüm dünyada faktör fiyatlarını (ücretleri ve sermaye getirilerini) eşitleyeceğini öne sürmüştü. Yani serbest ticaret herkesi aynı refah seviyesine getirecekti.
Gerçek dünyada ise yaşanan süreç Samuelson’ı değil, İsveçli iktisatçı Gunnar Myrdal’ı haklı çıkarmıştır. Myrdal, serbest ticaretin kendiliğinden bir denge yaratmayacağını; "dairesel nedensellik" ilkesi gereği gelişmiş ülkeleri daha zengin, yoksul ülkeleri ise daha yoksul yapacak bir kutuplaşma üreteceğini savunmuştur.
Farklı gelişmişlik seviyesindeki ülkeler arasında aniden kurulan serbest ticaret, zayıf olan ülkenin sanayisizleşmesine (de-industrialization) ve ilkelletilmesine (primitivization) yol açar. Tarihsel vakalar bunu açıkça doğrulamaktadır:
- Peru Vakası (1960-2000): Peru, 1960 ile 2000 yılları arasında Washington Konsensüsü politikaları uyarınca korumacı duvarları indirip ham madde ihracatına dayalı serbest ticarete yöneldiğinde, imalat sanayisi çökmüş ve sanayisizleşmeyle at başı giden reel ücretlerde devasa bir çöküş yaşanmıştır.
- Moğolistan Vakası: 1990'larda "şok terapi" ile gümrük vergilerini sıfırlayan Moğolistan, yerel yün işleme tesislerini ve tekstil sanayisini tamamen kaybetmiş, ham yün ihracatçısı konumuna düşerek ilkelletilmiştir.
- Ekvador Vakası: Devlet Başkanı Sixto Durán Ballén döneminde sanayi tarifeleri aniden kaldırılmış, ülke muz ihracatına mahkûm edilmiştir. Ardından AB’nin Ekvador muzlarına getirdiği kotalar ve mikro-finans denemelerinin başarısızlığı ile reel ücretler gerilemiş, sanayi yok edilmiştir.
Zengin ülkeler kendi tarım sektörlerini devasa sübvansiyonlarla korurken, yoksul ülkelere kendi sanayilerini korumayı yasaklamaktadır. Bu çifte standart, gelişmekte olan ülkeleri azalan verimli faaliyetlere mahkûm etmektedir.
5. "Yatıştırma Ekonomisi" (Palliative Economics): Yoksulluğu Çözmeyen Yardım Kolonyalizmi
Günümüz uluslararası finansal mimarisi, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Binyıl Gelişme Hedefleri gibi organizasyonlar, yoksul ülkelerdeki insani dramı hafifletmek için yardım kampanyaları düzenlemektedir. Ancak bu yaklaşım, gerçek kalkınma iktisadının yerini alan bir "Yatıştırma Ekonomisi" (Palliative Economics) modelidir.
Bu iki yaklaşım arasındaki devasa nitelik farkı şu şekilde özetlenebilir:
- Yatıştırma Ekonomisi (Semptom İyileştirme): Yoksulluğun kök nedenlerine dokunmaz. Sivrisinek ağı dağıtımı, temiz su sağlama, insani gıda yardımı ve borç silme gibi uygulamalarla semptomları hafifletmeye çalışır. Tıpkı kanser hastasına iyileştirici tedavi uygulamak yerine sadece ağrı kesici verilmesi gibidir.
- Kalkınma İktisadı (Kök Neden Çözümü): Yoksulluğun asıl nedeni olan üretim kapasitesi eksikliğini hedefler. Tarife koruması, ucuz sanayi kredileri, teknoloji transferi ve yerli imalat altyapısı kurarak ülkenin kendi refahını üretmesini sağlar.
Yoksul ülkelere kendi üretim kapasitelerini kuracak sanayi politikası araçlarını yasaklayıp, bunun yerine insani yardım aktarmak modern bir "refah sömürgeciliği" (welfare colonialism) yaratmaktadır. Fakir ülkeler kendi kendilerine yetebilen yapılar haline getirilmemekte; sürekli Batı’nın insani yardımına ve borç transferlerine bağımlı kılınmaktadır.
Sonuç: Kendi Kaderini Tayin Eden Bir Üretim Ekonomisine Doğru
Tarihsel kanıtlar göstermektedir ki küresel ölçekte zenginlik; tesadüflerin, doğal kaynakların ya da kendiliğinden işleyen piyasa dengelerinin bir ürünü değildir. Bugün zengin olan tüm uluslar; sanayilerini koruyarak, teknolojik öğrenmeyi destekleyerek, artan verimli sektörleri hedefleyerek ve devlet eliyle bilinçli emülasyon (öykünme) politikaları uygulayarak zenginleşmişlerdir.
Gelişmekte olan ülkelerin ve iktisat politikacılarının önünde bugün hayati bir seçim durmaktadır:
Gelişmekte olan ülkeler, kendilerini zengin eden politikaları unutan Batı'nın reçetelerini mi dinlemeli, yoksa o zenginliği inşa eden gerçek tarihin izini mi sürmeli?